MarifetHaber
banner79

TEVHİD'İN HAKİKATİ


Rasul BÖLÜKBAŞI

Rasul BÖLÜKBAŞI

24 Nisan 2015, 10:52

Tevhid; Cenâb-ı Hakkı zatında ve sıfatlarında noksanlıklardan münezzeh ve kemâlât ile muttasıf olduğunu tasdik edip ikrar etmekten ibarettir

سُبْحَانَ الله
sözü bu hakikati özetlemiş oluyor. Bunun içindir ki

سبحان الله تملللؤ الميزان

"Sübhanellah" kelimesi mizanı(n sağ kefesini) doldurur, buyrulmaktadır. Zira bu söz kelime-i tevhide eş değer bir ifadedir. Bilinmelidir ki, bütün peygamberler bütün dinlerin esası olan tevhid için gönderilmiştir. İşte bundan dolayı diyoruz ki “Allah indinde tek din İslam’dır.” Ve bütün peygamberler i’tikatta(inançta) aynı dine mensup olup tevhidde birleşmektedirler. Dinler arasındaki değişiklik sadece furûattadır. Usul ve esasta asla bir tefâvut ( farklılık ) yoktur ve hepsinin adı İslam’dır. Öyle ise İslam ve tevhidin kısaca tarifini yapacak olursak, İslam; Allah’ın peygamberlerine vahiy yolu ile indirdiği hakikatlerikabul edip, insanlar tarafından uydurulanları reddetmek ve Allah’ın indirdiğine insanların uydurduğunu karıştırmamaktır. Allah tarafından indirilenin hak olup tartışılmaz olduğunu, insanlar tarafından uydurulanın batıl olduğunu tasdik etmektir. Öyle ise sadece Âyât-i Kevniyye’yi (aşikare delilleri) görüp Cenâb-ı Hakk’ın varlığını kabul etmek tevhid için yeterli değildir. Âyât-i Kevniyye’yi kabul ettiği gibi Âyât-ı Şer’iyye’yi de kabul etmektir geçerli tevhid. Yani Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarından olan tekvin sıfatını ve bu sıfatın şumûlüne giren(içine alan) terzîk (rızık vermek), tahlîk (yaratmak), ten’îm(nimet vermek), ihyâ( diriltmek), imâte (öldürmek) gibi sıfatları kabullenmek tevhid için kafi değildir. Bunlar Cenâb-ı Hakk’ın fiilî sıfatlarıdır. Bir de Cenâb-ı Hakk’ın Âyât-ı Şer’iyye’leri vardır ki, bunlar Allah’ın peygamberlerine indirdiği Âyât-ı Kitâbiyyesi’dir. Kişiyi mü’min ve muvehhid(tevhid ehli) yapan, Âyât-i Kevniyye ile birlikte bu Âyât-ı Şer’iyye’yi de tasdik etmektir. Eğer Âyât-ı Kitâbiyyesi ile Cenâb-ı Hakkı tasdik etmekle tevhid olsaydı Mekke müşriklerinin hepsi tevhid üzere olurlardı. Zira onlar, yaratanın ve rızık verenin, öldüren ve diriltenin Allah olduğunu kabulleniyorlardı. Yani onlar Cenâb-ı Hakkı tekvin, tahlik, terzik, ihyâ ve imâte sıfatları ile birlikte tasdik ediyorlardı. Onların itirazları, Allah-u Teâlâ’nın teşri’ sıfatına, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına hayat nizamını tanzim eden şer’i şerîfe, Kitabullah’a ve vahye idi. Kendi elleri ile yaptıkları putlara tapmaları ise onları yaratıcı olarak kabul ettikleri için değil, Allah indinde şefaatçi olarak gördükleri içindi. Zira onlar yağmur duasına çıktıkları zaman el açıp Allah’a dua eder ama bundan evvel putlara secde eder, onlar için kurban keserlerdi. Onlar risâletten önceki Muhammed’i de (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)kabul etmişlerdi. O’nu hem severler hem de O’na son derece güvenirlerdi. İşte bundan dolayıdır ki kendisine Muhammed’ü-l Emîn(güvenilir Muhammed) ismini vermişlerdi. Onların kabul edemediği risâletle donatılmış olan Rasûlüllah idi. Kendi soylarından olan Muhammed(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in kişiliğine itirazları yoktu. Onların itirazı Allah tarafından indirilen Kitabullah’a ve bu kitabın muhtevasında yer alan tevhide ve Ahkâm-ı İlahiyye’ye idi. Tıpkı günümüzdeki sözde Müslüman olduğunu söyleyip Allah’ın ahkamını veya bir kısmını reddeden zavallılar gibi. Şimdi de günümüz insanının tevhid anlayışını ve gerçek tevhidi anlatmaya çalışalım. Kişi Kelime-i Tevhid’i yani

لاَ اِلَهَ اِلاَّ الله

dediği zaman tekvini ve teşri’î manada Cenâb-ı Hakkı tevhid etmiş oluyor. Şöyle ki; bu cümleyi söyleyen kişi Allah’tan başka halk eden Hâlik, rızık veren Râzik, yoktan var eden Mükevvin, emreden Âmir, nehy eden Nâhî, şer’ eden Şâri’nin olmadığını ikrar etmiş oluyor. Bu Kelime-i Tevhid’i bu şekilde tasdik ve ikrar eden kişi mü’min ve müvehhiddir. Ancak Cenâb-ı Hakkı, tekvin, terzik, ihyâ ve imâte gibi tekvînî sıfatlarla tavsif edip(vasıflayıp), teşrî’î sıfatlarında yani yarattığı insanların dünya ve ahiret saadeti ve hayat nizamını tanzim etmek, onları en güzel olan yola sevk etmek hususunda Hakîm-i Mutlak ve Şari’i Hakiki olduğunu, bu hususlarda da ortağı olamayacağını tasdik etmek gereklidir. İsterseniz bu hususu yüce kitabımız olan Hazreti Kur’an’ın Mekke müşrikleri hakkındaki beyanları ile açmaya çalışalım;

(وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالأَرْضَ لَيَقُولُنَّ الَّهلُ...)

“ Habibim! Eğer sen onlara yeri ve gökleri kim yarattı diye soracak olursan “elbette ve elbette Allah’tır” derler.” (Lokman Sûresi 25)
Başka bir ayet-i celîlede ise;

قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاءِ وَالأَرْضِ أَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَالأَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنْ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَمَنْ يُدَبِّرُ الأَمْرَ فَسَيَقُولُونَ الَّهلُ فَقُلْ أَفَلا تَتَّقُونَ

“Habibim! Eğer sen onlara “size gökten(yağmurları yağdırmak suretiyle) ve yerden(nebâtat bitirmek suretiyle) rızık veren kimdir? Kulağa ve göze malik olan kimdir? Diriden ölüyü, ölüden diriyi kim çıkarıyor? (kainatta cereyan eden tabii) işleri kim idare ediyor?” Diye sorarsan elbette ve elbette “Allah’tır” derler. Sen de onlara de ki “o halde (kendisine eş koşmak hususunda) Allah’tan korkmazmısınız? (Yunus Sûresi 31) Yani neden O Allah’ın tekvini olan sıfatlarına inanıp teşrî’î olan sıfatlarına inanmıyorsunuz. Daha açık bir şekilde ifade edecek olursak; gerek kainatta cereyan eden hâdisatta(olaylarda) gerek dünyamız üzerinde meydana gelen tabii olaylarda ve gerekse Yüce Mevlamızın halifesi mesabesinde olan insanda ve bu insanın yaratılış ve hayatında O yüce Mevla’nın varlığına noksanlıklardan münezzeh olduğuna apaçık deliller bulunmaktadır. İşte bunlara biz Âyât-i Kevniyye diyoruz. İnsanların büyük çoğunluğu bu Âyât-i Kevniyye’ye bakarak Allah’ın varlığını ve yaratıcılığını kabul etse de bu iman ve tevhid için yeterli değildir. O Yüce Mevla’nın nice Âyât-ı Şer’iyye’leri vardır ki o da Cenâb-ı Mevla’nın kullarına indirdiği kitabı ve bu kitabın muhtevâsındaki Âyât-ı Kurâniyye ve O’nun ahkamıdır. İşte bu kitabı ve bu kitapta var olan bütün evâmir(emirler) ve nevâhiyi(yasakları) kabul edip tasdik etmekle tevhid elde edilir. Yani bu kitabın muhtevâsındaki ahkamın hak olduğunu kabul etmek yetmez, tek doğrunun bu olduğunu ve Cenâb-ı Mevla’nın şerik ve nezîri(benzeri) olmadığı gibi O’nun ilim ve kelam sıfatında ve bu sıfatlardan doğan kitabının da şeriki olamayacağını kabullenmektir tevhid. Bu Kitabullah olan Kur’ân-ı Kerim’in tamamının kaynağı vahy-i ilahî olduğuna göre emir ve yasakları arasında tefâvut yoktur. Bunların bir kısmını kabul edip bir kısmını reddetmek şirk için yeterlidir. Bu hususu Yüce Mevla’mız Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade etmektedir;

( ...أَفَتُؤْمِنُونَ بِبَعْضِ الْكِتَابِ وَتَكْفُرُونَ بِبَعْضٍ فَمَا جَزَاءُ مَنْ يَفْعَلُ ذَلِكَ مِنْكُمْ إِلاَّ خِزْيٌ فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ يُرَدُّونَ إِلَى أَشَدِّ الْعَذَابِ وَمَا اللَّهُ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ)

“Siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Bunu yapanların cezası ancak dünyada zillet ve hezimettir. Ahrette ise azabın en şiddetlisine giriftar olacaklardır. Allah sizin yapmış olduklarınızdan (ikiyüzlülüğünüzden) gafil değildir.” (Bakara Sûresi 85) Bir başka âyei celîlede ise şirki reddetmek üzere şöyle buyuruyor;

(أفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ وَمَنْ أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ)
“ Yoksa onlar (beşeri olan) cahiliye devrinin hükümlerine mi talip oluyorlar? Yakinen inanlar için Allah’tan daha güzel hükmeden (hükümran) kim olabilir.” (Mâide Sûresi 50) Efendi Hazretlerimiz’in izni ile kaleme aldığımız bu yazımızla birlikte ilk sayısını elinizde tuttuğunuz dergimizin ümmeti Muhammed’e hayırlı olmasını temenni ederim...
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.