MarifetHaber
banner79

Bayır Bucak Ne Olacak?

Dün Kobani için Türkiye’de koridorlar açılırken, uçaklarla ilk yardım, mühimmat atılırken, bu gün Türkmen kardeşlerimiz için nutuk atmak mı bize yakışan? Ezidiler için dünya kamuoyunda kıyametler koparılırken Türkmen dağında annesinin karnındaki bebek fatura ödüyor.

Bayır Bucak Ne Olacak?

 

Bayır Bucak Ne Olacak?

Biz Marifet Penceresi ekibi olarak Şefik Kocaman Hocaefendi ve ben, Mahmud Efendi Hazretlerinin duasını alarak Bayır Bucakta yaşananları yakından görmek ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla geçtiğimiz cuma günü yola çıktık. Uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra  Bayır’daki Türkmen kardeşlerimize kavuştuk. Kamuoyunda Bayır Bucak olarak anılan bölge, anlaşıldığı üzere iki bölümden oluşuyor. Bucak, Türkmenlerin Akdeniz kıyısında kalan ve sıcak denize açılan bölge. Bayır ise daha iç kesimde ve dağlık alandan oluşuyor. Bucak’ın dörtte üçü işgal altında. Sadece 4 köy Türkmenlerin kontrolünde. Bayır’da ise durum biraz daha iyi. Geçtiğimiz hafta Rus uçaklarının hava desteği sayesinde kaybedilen Kızıldağ, Türkiyenin hava sahasını ihlal eden Rus savaş uçaklarından birini düşürmesi ve hava desteğinin durmasıyla tekrar geri alındı.

Biz tam da Kızıldağın geri alındığı gün Bayır’a vardık. Daha sınır karakolunda ilk dikkatimi çeken çok zayıf bir ışıklandırma olmasıydı. Büyük bir gürültüyle çalışan jeneratörün verdiği elektrik üç beş tane 100 wattlık ampulu, onlarda kapının önündeki 10 metrekare alanı ancak aydınlatıyordu. Hemen 50 metre geride ise Türkiye sınır karakolunda neredeyse tüm sınırı aydınlatan ışıklandırma sistemi vardı.Türkmen Dağının hiçbir yerinde elektrik yoktu. Briketten yapılmış derme çatma binanın önünde nöbet tutan mücahitler bizi sevinç ve memnuniyetle içeri buyur ettiler. Bizi karagâha götürecek araç gelene kadar burada ikram edilen çaylarımızı yudumladık. 

Sultan Abdülhamit han Tugayının karargâhına vardığımızda yatsı vakti çoktan girmiş, mücahitler namazlarını kılmış ve nöbetçiler dışında herkes yatmıştı. Karargâh dışarıdan bakıldığında tamamlanmamış bir inşaatı andırıyordu. Pencerelerinde cam yerine gerilmiş olan battaniyeler, yağmur ve soğuğun içeri girmesini engelleyemiyordu.

Tugay komutanı Ömer Abdullah ile tanışmamız burada oldu. Dört gecedir uyumayan gözler, zayıf ampul ışığının altında her ne kadar kepinin altına gizlense de yorgunluğu her halinden belli oluyordu. Görüşmeyi yaptığımız odada ikisi örtülerine sarınmış, biri diğerinin ayak ucuna ilişmiş savaş giysileriyle uyuyan üç mücahit vardı. Günlerdir durmaksızın savaşıyorlardı. Mermi, bomba, şarapnel, yağmur ve soğuğun altında. Bir kaç gün önce belki yine böyle sarmaş dolaş uyudukları arkadaşlarını şehit vermiş, bu gece ellerinde kalan dostlarına sarılıp uyumuşlardı.

Ömer Abdullah anlatmaya başlayınca, burada şehit olmanın, bizim idrakimizin aksine ne kadar normal, özenilen ve amaçlanan bir mevki olduğunu anladım. Sadece dört gün önce hemen yanı başında Rusların gemiden attığı füzeler ile şehid olan kardeşini anlatırken sesi bile titremedi. Kardeşinin, Allah için yaptığı cihadın hakkını verdiğine ve şimdi cennette olduğuna o kadar emindi ki… Şehid olan arkadaşlarından sanki bir seyahate çıkmışlar da yakında yine onlarla birlikte olacaklarmış gibi bahsediyordu.

“Biz de kanımızın son damlasına kadar bu toprakları savunacağız inşallah. Bu topraklar bize ata yadigarıdır. Onlar bu toprakları kanlarını vererek aldı. Elhamdülillah bize ki, biz de kanımızı vererek savunuyoruz. Bu topraklar bizim hakkımız. Kim çıkar da bu topraklarda bizim de hakkımız var derse gelsinler verelim. Ama kimsenin hakkı yoktur.”

Türkmen Dağı’nda 5 yıl önce çiftçi olan, toprağını işleyen bu Türk evlatlarının nasıl “mücahit” olduklarını bu cümleler özetlemiyor mu?

Komutan anlatırken ışıksız odada kameramı çalıştırdım. Kameramızın karşısında röportaj yapmayı önerdiysem de o “Sohbet edelim siz kayda alırsınız” diyerek, konuşmalarımızın bir mizansen şeklinde değil de bir dost sohbeti olarak kaydedilmesini tercih etti. Bizler de zaten dostluğumuzu, kardeşliğimizi götürmek için gitmemiş miydik! Komutanın istediği şekilde sohbetimiz devam etti.

Sabah namazından sonra bir müddet istirahat ettik. Günün ilk ışıkları beldenin çaresizliğini ve yoksunluğunu gözlerimizin önüne serdi. Bütün binalar delik deşik olmuştu. Mermi izleri, şarapnel delikleri bütün yapıları kalbura çevirmişti. Bir zamanlar yemyeşil orman olan dağlar, Rus uçaklarından atılan fosfor bombalarıyla yanmış ve kapkara bir hale bürünmüştü. Ülkemizin Karadeniz bölgesini andıran bu cennet belde, her yerinden duman tüten, yaşanması imkansız bir harabeye dönüşmüştü. Karagâhın bulunduğu köy de diğer köyler gibi bir “hayalet köye” dönüşmüştü. Eli silah tutmayan kadınlar ve çocuklar Türkiye sınırına yakın bir bölgede kurulan çadır köylere sığınmak zorunda kalmıştı. Yaklaşık 10 bin insan bu çadırlarda ve barakalarda yaşamaya çalışıyorlardı. Bazı mücahitler de ailelerine yakın olabilmek için daha korunaklı yerlere çadırlar kurarak barınmaya çalışıyorlardı. Sokakta rastladığımız Türkmen çocukların üzerinde paltoları, ayaklarında ayakkabıları yoktu. 

Karakolun önünde otururken, 2,4 ve 7 yaşlarında olduğunu öğrendiğim üç Türkmen çocuk ele ele tutuşmuş önümüzden geçtiler. Bizi görünce ürkek ama sevinçli gözlerle bakarak gülümsediler. Biz bu yolculuk için en uygun kıyafetlerle donandığımız halde onlar incecik pijamaları ve terlikleriyle gülümseyerek bize bakıyorlardı. Yerimden kalktım. “Selamunalayküm” diyerek yanlarına vardım. Aleykümselam diyerek selamımı alırken gözlerini yere indirdiler. Sarılıp öptüm. Vallahi kendi evlatlarıma sarılır gibi, onları öper gibi öptüm. Onlara “nasılsınız” diye sormak soruların en saçması olacaktı ama aklıma başka soru gelmedi. 7 yaşındaki abileri Muhammed konuştu sadece. 

“Elhamdülillah iyiyik” dedi.

“Size bir hediye versem kabul eder misiniz?” dedim.

Yüzüme mahçup, utanarak baktı, sustu. Cebimden biraz harçlık çıkarıp önce en küçüğünün eline sıkıştırmak istedim. O minik avucunu nasıl sıktıysa bir türlü açamadım. Ortancaya döndüm. “Al bunu kendinize birşeyler alırsınız” dedim. “Bizim herşeyimiz var, alamayız.” dedi. Heyecanlandım, utandım. Bu minik yavrular beni yanlış mı anladı, kötü bir niyetim yok, abileri anlar nasıl olsa diye Muhammed’e döndüm. “Oğlum bak biz kardeşiz ne olur kırmayın beni” dedim. Eline sıkıştırdığım parayı o tekrar cebime koyarken “Abi bizim her bişeyimiz var Allah’a çok şükür, bunu alamayık” dedi.

İstedim ki bütün Türk milleti bunu bilsin. İstedim ki, değil yediden yetmişe, kundaktan mezara necip Türk Milletinin ne kadar onurlu ne kadar gururlu olduğunu görsün.

Bu insanlar burada kimsenin toprağını işgal etmedi. Onlar bin yıldır buradaydılar. Seksen yıl önce cetvelle çizilen sınırlar bizim kardeşliğimizi bölemez. Onlar bu gün bizlerin unuttuğu değerleri hala dimdik ayakta tutuyorlar. Eğer kendimizi onlarla kıyaslayacak olursak hakkımıza düşen ancak utanç olacaktır.

Ömer Abdullah’ın ifadesiyle burada ikinci Çanakkale yaşanıyor. “5 yıldan beri bu zulüm yaşanıyor. Sesimizi kimse duymadı, neden bilmiyorum. Bir avuç Türkmene neden sahip çıkmıyorsunuz? Neden sessiz kalıyorsunuz?” diyor.

Elektriksiz bir hayat düşünebiliyor musunuz? Sabah uyandığınızda banyo yapmak için sıcak suyunuzun akmadığını. Asansörün çalışmadığını. Müptelası olduğumuz akıllı telefonlarımızı, tabletlerimizi şarj edemediğimizi, bilgisayarlarınızı açamadığınızı. Trafik ışıklarının olmadığını. Televizyon izleyemediğinizi. Buzdolabının olmadığını, hatta buzdolabını dolduracak yiyeceğinizin olmadığını. Bunun için gelecek yardım tırlarını beklediğinizi. Bir yakınınızın vücuduna saplanan şarapnel parçasını çıkarmaya çalışan doktorun el feneriyle ameliyat yapmaya çalışmasını. Bu kış günlerinde saat 5 te gelen gecenin sizi zifiri karanlık soğuk bir zindana hapsettiğini ve her an İranlı Şiilerin, Lübnan Hizbullahının, THKP-C’nin yada Rusların bir füzesinin sizi bulacağını. Basit antibiyotik tedavisiyle iyileşebilecek bir hastalığın, ilaç yokluğundan evladınızı kemirdiğini. Bunları düşünün. Çünkü bunlar Bayır-Bucak Türkmenlerinin gerçeği.

Dün Kobani için Türkiye’de koridorlar açılırken, uçaklarla ilk yardım, mühimmat atılırken, bu gün Türkmen kardeşlerimiz için nutuk atmak mı bize yakışan? Ezidiler için dünya kamuoyunda kıyametler koparılırken Türkmen dağında annesinin karnındaki bebek fatura ödüyor.

Türkmen kardeşim yardım tırlarıyla gönderilen lavaş ekmeğe, konserveye, battaniyeye yetinip hamd ediyorsa bu onun onurundandır.

Hastanenin hali içler acısı. 15 doktor, 20 sağlık memuru var. Maaşlarını yeryüzü doktorları ödüyor. Doktor var ama aslında hastane yok. Elektrik olmadığı için jeneratör çalıştırıyorlar. Oda günde sadece 12 saat. Soğukta saklanması gereken ilaçlar ve kan, bizim marketlerin dondurma reyonundaki buzdolaplarından. Çok eski bir röntgen cihazları var. Röntgen odasına girince odanın yalıtımsız olduğunu gördüm. Doktora sordum;

“Bu cihazı böyle yalıtımsız odada mı çalıştırıyorsunuz? Bunu çalıştıran teknisyen ciddi şekilde zarar görür.”

“Maalesef evet” dedi. “Zaten teknisyenimiz bu yüzden hastalandı, yerine başkası bakıyor.”

yani teknisyen bu ortamda röntgen çekerek kendini yavaş yavaş öldürmüş oluyor.

Bombardıman sonrasında hastaların hastaneye sığmadığını ve bahçeye çadır kurup hastalara burada baktıklarını söylüyor. Hastane diyorum da, bina önceden okul olarak kullanılan tek katlı metruk bir yer. Üst kata briketten yeni bir alan yapmaya çalışıyorlar. Şantiye ve hastalar bir arada, her yer toz toprak. 

İnsani yardım tırlarının malzemeleri dağıttığı alanda 14 yaşındaki Mustafa’ya sordum;

“Seni Türkiyeye götüreyim mi?”

“Yok abey" dedi “ben vatanımı terk etmem”

“Benden birşey iste” dedim.

“Abey biz burda gerekirse ot yerik, siz bize silah verin” dedi.

Rahmi Melha bir mücahit. Ona uzattığım mikrofona; “6 ay sonra ilk defa köyüme gittim” dedi.

“Ne durumda köyün” dedim.

“Köyüm ağlıyordu” dedi.

“Bizden istediğin bir şey var mı dedim”

“Ne isteyeyim?” dedi. Sustum. Gözlerimin içine baktı. 

“Eli ayağı tutan varsa gelsin” dedi durdu ve ekledi “yardıma”

Bir insan bu çaresizlikte yardım isterken, hem de öz kardeşlerinden, böyle mi tereddüt etmeliydi. 

Orada yaşananların ancak binde birini size anlatabildim. Şimdi gece yatağa girdiğinizde vicdanınız rahat uyuyabilirseniz, eşinize evladınıza sarılırken yüreğiniz titremezse sorun kendinize; “Ben kimim?” Çünkü Müslüman Türk evladı, kafir kardeşini vururken oturup seyredemez. Ve oturup ağlayalım, biz neyi kaybettik?

Türkmen Dağındaki yoksunluk, herşeye rağmen şehadet parmağını kaldırarak “Allah-u Ekber” diyeni kahraman, seyredeni “hain” yapar.

Son olarak, Bu tecrübeyi yaşamamıza vesile olan mihmandarımız Alperen Ocakları İstanbul İl Başkanı sevgili Kürşat Mican ve Bölge Başkanı Hamza Ayan kardeşlerime minnetlerimi sunarım.

Fi Emanillah!

Ersoy ERYAN

Marifet Medya 

Genel Yayın Yönetmeni


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
cihanyamaneren