MarifetHaber
banner79

Rasul Bölükbaşı Hocaefendi yazdı: Allah’ın halifesi insan ve yaratılış hikmeti

"Kul, ubudiyet makamından bir adım daha ileri giderse kulluğunu unutup uluhiyete tırmanmış olur. Öyleyse kul, kulluğunun idraki içinde kalıp ubudiyet sahasında, kulluk dairesinde kalması gerekir. Kul, uluhiyete ait olan sıfatlardan birine talip olursa, uluhiyete talip olmuş olur ki buda şirk olur."

Rasul Bölükbaşı Hocaefendi yazdı: Allah’ın halifesi insan ve yaratılış hikmeti

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla...

Hâlık-ı mutlak olan yüce Rabbimiz’in bilcümle efâli hiç şüphesiz hikmet üzeredir. Bir başka ifadeyle; Yüce Allah’ın ihyâ, imâte, terzik, ten’îm, tahlîk ve menşei tekvin olan fiili sıfatların hepsi hikmetle muttasıf olduğu gibi, hikmetsiz olmaktan da müberrâ ve münezzehtir. Öyleyse Yüce Rabbimiz yarattığı yerleri, gökleri ve bu ikisinin arasındakilerin her birini bir hikmetle yaratmıştır. Gerek cemâdât, gerek nebâtât ve gerekse hayvanatın tamamı hikmetlerle muttasıf olduğu halde var edilmiştir. O halde bunların hepsinin fevkinde ekmel-i mahluk, ahsen-i takvim üzere yaratılmış olan insanın da elbette ki ekmeliyetiyle mütenasib en büyük hikmetle yaratılmış olduğunda asla şüphe yoktur. İnsanoğlunun yaratılış hikmetlerinin başında onun “Halifetullah” olması gelir. Zira insan, hiçbir canlıya verilmeyen akıl ve irade nimetiyle donatılmıştır.

Yüce Yaratıcı, kendisine halife olarak yaratmış olduğu insanın, peygamberleri vasıtasıyla göndermiş olduğu talimat, emir, nehiy ve ahkamıyla hükmetmesini, bu istikamette hayat sürmesini ve göndermiş olduğu fermanını rehber olarak kabul etmesini istemiştir. Yüce Yaratıcı, insanı kendi adına yönetici olarak yarattığı için onu kendinde var olan sıfatların her biriyle donatmıştır. Örneğin; hayat, ilim, semi, basar, irade, kudret, kelam, tekvin gibi sıfatlarla teşrif etmiştir. Ancak beşeriyete verilen bu sıfatlar kâmil değil noksandır. Zira beşeriyet bu sıfatlarla vasıflandığı gibi bu sıfatların zıtları olan ölüm, cehl, samem (duymama), ‘amâ, acz, ikrah, sükût, afet gibi eksiklik arz eden sıfatlarla da muttasıftır. Çünkü beşeriyet, Hâlik’inin elinde mahlûk, Kadir-i mutlakın elinde makdur, Hâkim-i mutlak’ın hükmüyle mahkûmun aleyhtir.

Bizatihi değil, Allah’ın fermanıyla hükmetme hakkına sahiptir. Hilafetin manası da budur. Yüce Allah Celle ve Alâ, yaratmış olduğu insana, en büyük nimet olan akıl nimetini vermiş olmakla beraber aklı ve nefsiyle baş başa bırakmamıştır.

Bilakis aklını ve hevasını vahy-i ilahiye bağlamış ve kendi emrine almıştır. Hal böyleyken insan, aklıyla istiklalini ilan eder ve Allah’ın vahyini ve fermanını reddederse kendisinin ve aklının yaratılış hikmetini inkâr etmiş olur. Zira Cenab-ı Hak Celle ve Alâ, insana o aklı, bizatihi hükümran olmak için değil, Allah’ın fermanını ve o fermandan doğan emir ve ahkâmı anlayabilmesi için vermiştir. Eğer kul kendisine verilen bu akla mağrur olup, Allah’ın fermanını tatbikten imtina eder ve kendisinin bizatihi hükümran olduğunu iddia ederse, bilerek veya bilmeyerek ulûhiyet iddiasında bulunmuş sayılır.

Firavun aleyhilla’nenin;

أَنَا رَبُّكُمُ الَْعْلَى

“En Yüce Rabbiniz benim!”(Naziat 24) demesinin altında; bu kendini beğenmek ve bu mağruriyet yatmaktadır. Keza İblis aleyhilla’nenin;

أنَاَ خَيْرٌ مِنْهُ خَلقَْتَنِي مِنْ ناَرٍ وَخَلقَْتَهُ مِن طِينٍ 

“Ben Adem’den daha hayırlıyım, çünkü beni (üstün) ateşten yarattın, onu (adi) topraktan yarattın” (Araf 12) demesi de öyledir. ‘Öyleyse ben Adem’e boyun eğmem’ derken asıl Adem Aleyhisselam’a değil Allah’ın fermanına boyun eğmediğini ifade etmiş olmasından dolayı küfre düşmüş, aklına-mantığına mağrur olmuştur. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim’in Tin Sûresinde Yüce Allah yemin ederek insanı en mükemmel şekilde yarattığını, daha sonra alçakların alçağına indirdiğini beyan ederken bu hakikatleri arz etmektedir. Evet, A’lây-ı İlliyyin’e (yücelerin yücesine) yükselme kabiliyetiyle yaratılan insan, kendisinin Allah’ın halifesi olduğunu, O’nun emr-i fermanı istikametinde yaşaması gerektiğini unutarak, yaratılış hikmetinin dışına çıkmak suretiyle kendisinin halife değil asıl olduğunu düşünerek; “Madem ki benim aklım ve ilmim vardır, ben hükümranım, dilediğim gibi, istediğim gibi hareket etmekte serbestim!” derse hayvanlardan bile daha aşağı seviyelere inmiş olacağı, yine Kur’an-ı Kerim’in Araf Sûresinde ferman edilmektedir:

وَلقََدْ ذَرَأْناَ لجَِهَنَّمَ كَث۪يراً مِنَ الْجِنِّ وَالِْنْسِۘ
لهَُمْ قُلُوبٌ لَ يفَْقَهُونَ بِهَاۘ وَلهَُمْ اعَْيُنٌ لَ يُبْصِرُونَ
بِهَاۘ وَلَهُمْ اٰذَانٌ لَ يَسْمَعُونَ بِهَاۜ اُو۬لٰئِٓكَ كَالَْنْعَامِ
بَلْ هُمْ اَضَلُّۜ اُو۬لٰئِٓكَ هُمُ الْغَافِلُونَ )179(

“Andolsun ki muhakkak biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık. Onlar için kalpler vardır, onlarla anlamazlar. Onlar için gözler vardır, kendileriyle görmezler. Onlar için kulaklar da vardır, kendileriyle işitmezler. İşte onlar; hayvanlar gibidir. Hatta onlar daha da sapıktır. İşte sana onlar ancak gafil kimselerin ta kendileridir.” (A’raf 179) İsterseniz şurada, Allah tarafından mükellef tutulmayan ve akıl nimetinden mahrum olarak yaratılan diğer canlılara bir göz atalım. Bu canlıların hepsi halifetullah olan insanla asla kıyaslanmayacak derecede farklıdır. Bu canlıların hiçbirinde akıl olmadığı halde kendi fıtratlarıyla (iç güdüleriyle) yaptıkları bazı meziyetlerine baktığımız zaman akıllara durgunluk verecek derecede mükemmeliyet görmekteyiz. İsterseniz bu canlıların birini örnek vermek suretiyle meseleyi anlamaya çalışalım.

Bu canlılardan biri olan bal arısına bakalım. Bu bal arısının annesi-babası veya hiçbir arkadaşı tarafından kendisine öğretilmeden yaptıklarını bir insan değil, bütün insanlar ve bilginler bir araya gelip teknolojilerini birleştirseler o akıl nimetinden mahrum olan küçücük arının yapmış olduğu balı-poleni veya arısütünü meydana getiremezler. İşte bundan dolayıdır ki Nahl Sûresinde;

وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ
اَنِ اتَّخِذ۪ي مِنَ الْجِبَالِ بُيُوتًا وَمِنَ
الشَّجَرِ وَمِمَّا يَعْرِشُونَۙ )68( ثُمَّ كُل۪ي مِنْ
كُلِّ الثَّمَرَاتِ فَاسْلُك۪ي سُبُلَ رَبِّكِ ذُلُلاًۜ يَخْرُجُ
مِنْ بُطُونِهَا شَرَابٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ ف۪يهِ شِفَٓاءٌ
لِلنَّاسِۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ )69(

68- (Habibim!) Senin Rabbin, bal arısına (kendisinden başka kimsenin bilemeyeceği bir yolla ilham ve) vahiyde bulundu ki: “Dağlar(da bulunan oyuklar)dan, ağaçlarda(ki kovuklarda)n ve (insanların)yükseğe kurmakta oldukları çardaklardan bazısını (bal yapman için) birtakım yuvalar (ve kovanlar) edin!

69- Sonra her türlü ürünün bir kısmını ye ve Rabbin (tarafından uzak mesafelerde yiyecek bulup daha sonrada yuvanı bulabilmen iç)in kolaylaştırılmış yollarına gir. Onların karınlarından bir içecek çıkmaktadır ki renkleri farklıdır ve kendisinde insanlar için büyük bir şifa vardır. İşte sana! Gerçekten de (arının bu ince ilimlerle ve eşsiz sanatlarla seçkin kılınması hakkında) tefekkür etmekte bulunan bir toplum için elbette pek büyük bir ayet bulunmaktadır.” buyurmak suretiyle arının yaptığı işlerin akılla izahının yapılamayacağına işaret eden Yüce Mevla “Biz arıya vahy ettik” diyerek arının fıtratına-genine ve içgüdüsüne koymuş olduğu kabiliyeti ‘vahy’ diye nitelendirmektedir.

İlkbaharda çok sayıda üreyen arılar, bulundukları kovanda izdiham meydana geldiğindeiçlerinden gelen bir duyguyla ve Cenab-ı Hakk’ın fıtratlarına koymuş olduğu içgüdüyle kendilerine başka bir kovan aramaya çıkarlar. Dağlardan, mağaralardan, ağaç kovuklarından ve insanlar tarafından hazırlanan kovanlardan ev aramaya başlarlar. Kılavuzları dediğimiz 5-10 arı, bir kovuk veya boş bir kovan bulur. Orayı iyice tesbit eder, daha sonra arkadaşlarını bir şekilde haberdar eder, orayı tesbit için 200-300 kılavuz arı o mekâna gider. Orayı iyice teftiş eder ve beğenirler. Daha sonra ana kovana gelirler ve ana kovanda var olan binlerce arıyı bölerek iki bölüğe ayırırlar.

Bir bölüğü ana petekte kalacak, diğer bölük ise beğenilen yeni yere hicret edecektir. Tabi gidecekleri yerde ne bal nede bal mumu vardır. Bundan dolayı ana petekten bal içmek suretiyle gidecekleri yere hazırlık yaparlar. Daha sonra iki bölükten yeni yere gidecek olan bölüğe de ana arı gerektiği için, daha önceden o ana arıyı da üretmiş olduklarından, iki ana arı ile iki bölük meydana gelmiş olur. Bu bölüklerden biri üç bin civarında. Arı ana arılardan birini alarak ana kovandan hızlı bir şekilde çıkarlar.

Yeni yerlerine toplu halde gidebilmeleri için ana kovanın yanında bir ağacın dalında birbirlerini beklemek üzere sarılırlar. Sarıldıkları o dalda bir saat kadar bekledikten sonra gidecekleri yeni kovanı bir kere daha tesbit eder ve yeni yerlerine yerleşmek üzere ana arıyı adeta kucaklayarak toplu halde tesbit ettikleri yeni mekânlarına yerleşirler. Bu arılar o kadar kabiliyetli ki yaratılıp doğdukları saniyede hiç kimse tarafından öğretilmeden kovandan ayrılıp arkalarına bakmadan uçarlar. 3-5 km kadar uzakta bulunan çeşitli çiçeklerden bal-polen toplamayı bilirler. Ve daha sonra hiç şaşırmadan kovanlarına dönerler. Bir de bu arılar peteklerini yaparlarken gözelerini altıgen şeklinde yaparlar. Böyle yapmaları istif bakımından bir peteğe çok sayıda göze yerleştirmek içindir.

Aynı zamanda bu gözelerin ağızlarını milimetrik olarak intizamlı ve gözeleri hafifçe ağızları yukarıya doğru yaparlar. Aksi takdirde gözelere konacak olan bal henüz sulu olduğundan dökülebilir. Bununla yetinmeyerek gözelerin üstünü de mühürlerler. Bu arıların sırlarını daha da çoğaltabiliriz ancak başınızı ağrıtmamak için bu kadarıyla yetinmek istiyorum. Fakat şurada kendi kendimize bir soru soralım:

“Bu arılar akıllı mıdır? Elbette ki hayır. Peki, aklı olmayan küçücük bir hayvan akıl nimetiyle donatılmış ekmel-i mahlûk, ahsen-i takvim üzere yaratılmış olan insanın yapamadığı ve asla yapamayacağı bu eserleri nasıl meydana getiriyor?”

Buradan anlıyoruz ki; Cenab-ı Hak, akıldan mahrum olarak yaratmış olduğu hayvanları mükellef tutmamakla beraber insanların yararına yaratıldıkları için bu kabiliyetleri, bu fıtratı, bu içgüdüyü onlara zerk etmiştir. Tabiri caizse Cenab-ı Hak, akıl sahibi olarak yarattığı insanlara kitap ve peygamber gönderdiği gibi onların kitabını da kendi içlerine koymuştur. Ve onlar sadece insanlığa hizmet ederler. Çünkü insanlar için yaratılmışlardır. İnsan ise ne yaratılan mahlûkat için ne de nefsi için yaratılmamış, ancak ve ancak Allah için, O’na kul olmak, O’na ibadet etmek, O’nu tesbih-ü tenzih etmek, O’nun fermanına ve peygamberine kulak verip o ferman ve peygamberi vasıtasıyla gönderdiği ahkâmı bihakkın yaşayıp yaşatmak için yaratılmıştır.

İnsan Allah’a kul olduğu sürece hürdür ve en büyük hürriyet de O’na kul olmaktır. Cenab-ı Hak, kendisine halife olarak yaratmış olduğu insanın bir başkasına kul ve köle olmasına asla razı değildir. Bilakis ancak ve ancak kendisine kul olup hürriyete kavuşmasını istemektedir. Zira hürriyet, Allah’a kul olmaktan geçer. Allah’a kul olmak, şereflerin en yücesi ve halifetullah olmanın da gereğidir. Allah’tan başka, kim kime kul olursa olsun, kula kul olmuş demektir! Böyle olan insan köle değil, kölenin kölesidir. Bundan dolayıdır ki Cenab-ı Hak Maide Sûresinde“

لَنْ يَسْتَنكِفَ الْمَسِيحُ أَنْ يَكُونَ
عَبْدًا لَِِّ وَلاَ الْمَلآئِكَةُ الْمُقَرَّبُونَ وَمَنْ
يَسْتَنكِفْ عَنْ عِبَادَتِهِ وَيَسْتَكْبِرْ فَسَيَحْشُرُهُمْ
إِلَيهِ جَمِيعًا )

“Ne Mesih, ne de mukarreb melekler, Allah’a ait bir kul olmaktan asla kaçınmazlar. Kim O’na kulluktan kaçınır ve büyüklenirse, muhakkak ki O, onları hep birlikte toplayacaktır.”
(Nisa 172)

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki gerek insanlar için gerek insanların önderleri olan peygamberler için ve gerekse melâike-i mukarrabin için şereflerin en yücesi Allah (Celle Celaluhu)’na kul olabilme şerefidir. Mahlûkat için en yüce makam, ubudiyet (kulluk) makamıdır. Ubudiyet aynı zamanda kendini bilmek, haddini bilmektir.

Kul, ubudiyet makamından bir adım daha ileri giderse kulluğunu unutup uluhiyete tırmanmış olur. Öyleyse kul, kulluğunun idraki içinde kalıp ubudiyet sahasında, kulluk dairesinde kalması gerekir. Kul, uluhiyete ait olan sıfatlardan birine talip olursa, uluhiyete talip olmuş olur ki buda şirk olur.

Cenab-ı Hak, cümlemizi haddini bilenlerden eylesin ve ubudiyet şerefiyle müşerref olmaya daim kılsın. Âmin!

(RASUL BÖLÜKBAŞI HOCAEFENDİ / MARİFET DERGİSİ)


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.